
Yeşiltepe Kasabası’nda yaz demek, dondurma yemekten çok “Büyük Çamlık Yarışı” demekti. Kasabanın hemen kenarındaki ormanlık alanda düzenlenen bu yarış, sadece düz bir koşu değildi. Tırmanma duvarları, denge tahtaları, çamurlu sürünme alanları ve halatla geçişlerle dolu, gerçek bir dayanıklılık ve hız testiydi.
10 yaşındaki Can, kasabanın en hızlı koşan çocuğuydu. Arkadaşları ona “Rüzgarın Oğlu” derdi. Düzlükte onu geçebilen yoktu ama Büyük Çamlık Yarışı’nda iki senedir hep ikinci oluyordu. Birinci ise hep Demir’di. Demir, Can’dan bir yaş büyüktü, daha uzundu ve tırmanma kısımlarında bir maymun kadar çevikti.
Bu yıl yarışa iki hafta kala, organizasyon komitesi parkura yeni ve gizemli bir etap eklendiğini duyurdu: “Kaygan Taşlar Deresi”. Kimse bu etabın neye benzediğini tam olarak bilmiyordu.
Can, duyuruyu okuduğu an yumruklarını sıktı. “Bu sene,” dedi kendi kendine, “Bu sene Demir’i geçeceğim.”
Hemen antrenmanlara başladı. Her gün okuldan sonra ormana gidiyor, bacakları yanana kadar koşuyordu. Sadece hıza odaklanmıştı. Daha hızlı koşarsa, engelleri daha çabuk aşacağını düşünüyordu.

Onu izleyen en yakın arkadaşı Zeynep ise farklı düşünüyordu. Zeynep, Can kadar hızlı değildi ama kasabanın satranç şampiyonuydu ve her şeyi bir bulmaca gibi çözerdi.
Bir akşamüstü, Can nefes nefese yere yığıldığında Zeynep yanına geldi. Elinde bir defter vardı.
“Yanlış çalışıyorsun Rüzgarın Oğlu,” dedi Zeynep sakince.
Can kafasını kaldırdı. “Ne demek yanlış? Herkesten çok koşuyorum!”
Zeynep defterini açtı. İçinde parkurun çizimleri ve hesaplamalar vardı. “Bak Can, sen düzlüklerde Demir’den 10 saniye hızlısın. Ama Demir, denge ve tırmanma bölümlerinde senden toplam 15 saniye kazanıyor. Yeni eklenen ‘Kaygan Taşlar Deresi’ adı üstünde, hız değil denge isteyecek. Eğer oraya son sürat girersen…”

“…Kayar ve düşerim,” diye tamamladı Can, yüzü asılarak. Haklı olduğunu biliyordu. Geçen sene denge tahtasında acele ettiği için düşmüştü.
“Peki, ne yapacağız antrenör hanım?” diye sordu Can gülümseyerek.
Zeynep gülümsedi. “Hızı bir kenara bırakacağız. Denge, çeviklik ve strateji çalışacağız. Ben de seninle çalışacağım, çünkü ben de yarışa katılıyorum.”
Sonraki iki hafta boyunca Can için işler değişti. Sadece koşmak yerine, Zeynep’in hazırladığı tuhaf parkurlarda çalıştılar. Gözleri kapalı tek ayak üzerinde durmaya çalıştılar, dere kenarındaki ıslak kayalarda sekerek ilerlediler, ağaç dallarında asılı kalarak kol kaslarını güçlendirdiler. Zeynep ona nerede hızlanması, nerede yavaşlayıp nefesini kontrol etmesi gerektiğini öğretti.
Ve büyük gün geldi çattı.
Hava sıcaktı. Başlangıç çizgisinde 50’den fazla çocuk heyecanla bekliyordu. Demir, en önde, kendinden emin bir şekilde ısınıyordu. Can ve Zeynep yan yana durdular. Can’ın kalbi göğsünden fırlayacak gibi atıyordu ama bu sefer sadece heyecanlı değil, aynı zamanda hazırlıklı hissediyordu.
Düdük sesiyle birlikte herkes ileri fırladı.
İlk bölüm düz koşuydu. Can, beklendiği gibi rüzgar gibi esti ve liderliği aldı. Ancak ormanın içine girip ilk engel olan “Lastik Dağı”na geldiklerinde işler değişti. Demir, uzun bacaklarıyla lastiklerin üzerinden hızla atlayıp Can’ı yakaladı.
Halatla tırmanma duvarında başa baş gidiyorlardı. Can, Zeynep’in öğrettiği taktiği uyguladı: Acele edip kollarını yormak yerine, bacaklarını kullanarak kendini yukarı itti.
Yarışın yarısı bittiğinde Can ve Demir, diğerlerinden kopmuştu. Zeynep ise hemen arkalarındaki üçüncü gruptaydı, istikrarlı bir şekilde ilerliyordu.
Ve sonunda, “Kaygan Taşlar Deresi”ne geldiler.
Burası, bilek seviyesinde akan bir derenin içine yerleştirilmiş, üzeri yosunlu ve ıslak, irili ufaklı taşlardan oluşan 50 metrelik bir geçişti.
Demir, liderliği kaptırmamak için hızla ilk taşa atladı. Ancak hızı felaketi oldu. Ayağı yosunlu taştan kaydı ve “Lop!” diye suya düştü. Sadece ıslanmıştı ama ritmi bozulmuştu.

Can tam arkasındaydı. İçindeki ses “Koş! Demir düştü, fırsat bu fırsat!” diyordu. Ama başka bir ses, Zeynep’in sesi kulaklarında yankılandı: “Hız bazen düşmanındır. Dengeyi bul.”
Can derin bir nefes aldı ve yavaşladı. Adımlarını sanki bir balerin gibi dikkatlice, taşların en pürüzlü yerlerine basarak attı. Kollarını iki yana açarak dengesini sağladı. Demir toparlanıp tekrar taşlara çıktığında, Can derenin yarısını geçmişti bile.
Derenin sonuna geldiğinde Can, kuru zemine basmanın verdiği güvenle tekrar hızlandı. Son düzlükte arkasına baktı. Demir geliyordu ama aradaki farkı kapatması imkansızdı.
Can, bitiş çizgisindeki kırmızı kurdeleyi göğsüyle kopardığında, kalabalığın alkışları ormanı doldurdu.
Birkaç dakika sonra Demir de bitiş çizgisine geldi. Nefes nefese Can’ın yanına yaklaştı ve elini uzattı. “Tebrikler Rüzgarın Oğlu,” dedi Demir, yenilgiyi kabul ederek. “Dererken çok iyiydin. Ben acele ettim.”

Can, Demir’in elini sıktı. “Teşekkürler Demir. Sen de tırmanışta harikaydın.”
O sırada Zeynep de bitiş çizgisini geçti. Kendi yaş grubunda üçüncü olmuştu! Can koşarak Zeynep’e sarıldı.
“Başardık!” diye bağırdı Can. “Senin planın işe yaradı! O derede yavaşlamasaydım, şimdi sırılsıklam olmuştum.”
Zeynep terli alnını silerek gülümsedi. “Sana söylemiştim. Spor sadece güçlü bacaklar değil, aynı zamanda güçlü bir akıl gerektirir.”
O gün Can sadece bir madalya kazanmadı. En iyi sporcunun sadece en hızlı koşan değil, aynı zamanda nerede duracağını bilen kişi olduğunu da öğrendi. Ve tabii ki, harika bir antrenör arkadaşa sahip olmanın değerini…
Farklı 7 yaş masalları okumak isterseniz kategorimizi ziyaret edebilirsiniz.