
Bir varmış, bir yokmuş. Göz kamaştırıcı bir ormanda, Işıltılı Meşe’nin hemen dibinde, Elara adında minik, sevimli bir peri yaşardı. Elara, diğer periler gibi parlak kanatlara sahip değildi; onun kanatları, sadece geceleri yumuşak, warm bir yeşil ışık yayan, transparent, yaprak benzeri kanatlardı. Bu yüzden, ormandaki diğer periler onunla “Ateşböceği” diyerek hafifçe dalga geçerlerdi. Elara bu duruma biraz üzülse de, kendi özel ışığını sever, geceleri ormanda süzülerek yolunu aydınlatırdı.
Ancak orman, sadece güzelliklerle dolu değildi. Ormanın en yaşlı ve ulu ağacı olan “Ulu Meşe,” ormanın en büyük sırrını saklıyordu: “Unutulmuş Orman Kapısı.” Bu kapı, paslı iron bir gate ile kaplıydı ve ancient, dark purple, thorny vines ile tamamen entangled and knotted bir haldeydi. Kimse kapının ne zaman kapandığını veya neden kapandığını bilmiyordu; kapının arkasındaki Unutulmuş Orman’ın hikayeleri, sadece fısıltılarla anlatılırdı. Kimisi oranın sonsuz karanlık olduğunu, kimisi ise oranın kayıp, sihirli bir cennet olduğunu söylerdi.
Bir gün, ormanın en bilge perisi olan Bilge Meşe Perisi, orman halkını Ulu Meşe’nin dibine topladı. Elara da, elinde glowing silver iğnesi ve spool of bioluminescent green and blue ipliğiyle, merakla kalabalığın arasına katıldı. Bilge Meşe Perisi, Titreyen bir sesle, “Ormanımızın enerjisi tükeniyor,” dedi. “Unutulmuş Orman’ın arkasındaki ışık kaynağını yeniden bulmalıyım. Kapıyı kim açabilirse, ormanımızın kurtarıcısı olacaktır.”
Kimse Unutulmuş Orman Kapısı’na gitmeye cesaret edememiş. Çünkü orası o kadar karanlıkmış ve vines o kadar korkunçmuş ki, parlak renkli periler oraya girdikleri an ışıklarını tamamen kaybedeceklerinden korkuyorlarmış. İşte o an minik Elara öne çıkmış. “Benim kaybedecek parlak bir ışığım yok,” demiş cesurca. “Zaten Ateşböceği gibiyim. Mağaraya ben gidebilirim!”
Diğer periler şaşkınlık içinde ona bakarken, Elara fırçasını beline takıp yola koyulmuş. Vadinin sınırlarını aşıp, soğuk rüzgârların estiği Unutulmuş Orman Kapısı’na ulaştığında içeri adım atmış. İçerisi gerçekten de zifiri karanlıkmış. Elara, taşlara çarpa çarpa ilerlerken ileriden gelen garip bir hıçkırık sesi duymuş.
Sesin geldiği yöne doğru yaklaştığında, devasa ama bir o kadar da pofuduk, siyah bir yaratık görmüş. Yaratık, midesine indirdiği pembe, sarı ve mavi renk küreleriyle aydınlanıyor ama hâlâ titriyormuş.

“Neden ağlıyorsun?” diye sormuş Elara yumuşak bir sesle.
Unutulmuş Orman Kapısı, Elara’nın narin ışığıyla aydınlanmaya başlamış. Elara, gümüş iğnesi ve ipliğiyle, Unutulmuş Orman Kapısı’ndaki thorny vines’ı büyük bir titizlikle ve özenle birbirine dikerek yumuşak, warm bir yeşil-mavi ışık yayan bir örgüye dönüştürmüş. Işık, vines’tan yansıdıkça çoğalmış ve mağaranın içini sıcacık yapmış.

Unutulmuş Orman Kapısı’nın arkasında, sonsuz bir ışık ve cennet varmış. Artık her dolunayda, o çiçeğin kokusuyla tatlı rüyalar görüyor ve Işıltılı Orman’ın en güzel uykusunu uyuyor. Gökten üç elma düşmüş; biri rüya görenlerin, biri bu masalı anlatanın, diğeri de şu an tatlı tatlı uykuya dalmak üzere olanların başına.