
Masalı sesli dinleyin:
Mavi Yunus Spor Kompleksi’nin kapalı havuzu, tavan pencerelerinden süzülen parlak ışıklar ve etrafa yayılan hafif klor kokusuyla çocukların neşe içinde koşuşturduğu bir yerdi. Yaz tatilinin ilk haftasında başlayan temel yüzme kursunda, her biri heyecanla bekleyen onlarca çocuk vardı. Ancak bu kalabalığın içinde sekiz yaşındaki Ali, diğerlerinden biraz farklı hissediyordu.
Ali, denizi ve suyu uzaktan izlemeyi çok severdi; fakat ayakları yerden kesildiğinde derin bir korku kalbini sarıyordu. Ailesi bu korkuyu aşması için onu kursa yazdırmıştı ama Ali, elindeki mavi yüzme tahtasını göğsüne bastırmış, havuzun kenarında ayak parmaklarını suya değdirip geri çekiyordu.
Yanında ise suyun içinde doğmuş gibi rahat olan Rüzgâr duruyordu. Rüzgâr daha önce yüzme dersi almıştı; gözlüğü ve bonesiyle adeta profesyonel bir yüzücü gibiydi. İlk ders başlar başlamaz Rüzgâr suya atladı, köpükler saçarak hızla karşı kıyıya yüzdü. Geri dönüp havuzun kenarında tir tir titreyen Ali’ye seslendi: “Hadi ama Ali! Neden hâlâ orada bekliyorsun? Su derin bile değil, bebek misin sen? Atla işte!”
Ali’nin yanakları utançtan kıpkırmızı oldu. Zaten korktuğu için içi içine sığmıyordu, bir de Rüzgâr’ın bu alaycı tavrı eklenince tamamen donakaldı. Tahtayı kenara bırakıp soyunma odasına doğru kaçmak üzereydi.

Tam o sırada kursun sevilen antrenörü Deniz Hoca düdüğünü hafifçe çaldı. Ali’nin yanına adımladı ve diz çökerek onunla aynı boy hizasına geldi. Önce Rüzgâr’a dönerek sakin ama etkileyici bir sesle konuştu: “Rüzgâr, havuzda en hızlı kulaç atan kişi olmak seni şampiyon yapmaz. Gerçek bir sporcu, arkadaşının korkusuna saygı duyan ve ona cesaret verendir. Birbirimizin sınırlarını küçümsemek yerine anlamaya çalışmalıyız.”
Ardından Deniz Hoca elini Ali’ye uzattı: “Ali, su seni taşımak için bekleyen bir dost gibidir. Ama ona güvenmek zaman alabilir. Acelemiz yok, sen ne zaman hazır hissedersen o zaman gireceğiz.”
Rüzgâr, hocasının uyarısıyla yaptığı kabalığın farkına vardı. Ali’nin korkudan titreyen ellerini ve gözlerindeki tedirginliği görünce utandı. Havuzun kıyısına tutunarak Ali’ye doğru yaklaştı: “Özür dilerim Ali… Hızlı yüzmek beni heyecanlandırdı ve senin ne hissettiğini düşünemedim. İstersen merdivenden yavaşça in, ben elinden tutayım. Sadece ayaklarını sokarak başlayalım, olur mu?”
Ali, Rüzgâr’ın gözlerindeki samimiyeti görünce derin bir nefes aldı. Deniz Hoca’nın güven veren tebessümü ve arkadaşının uzattığı el, içindeki buzları eritti. Yavaşça merdivenin ilk basamağına bastı, sonra ikinciye. Su beline geldiğinde kalbi küt küt atıyordu ama Rüzgâr onun elini hiç bırakmadı: “Bak, şimdi nefes alıyoruz ve suya baloncuk üflüyoruz. Sanki suyun altında doğum günü pastasının mumlarını söndürüyoruz gibi düşün!”
Ali burnunu suya daldırıp küçük baloncuklar çıkardı. Yüzeye çıktığında ilk kez gülümsedi. Korkunun yerini yavaş yavaş eğlence alıyordu. Günler geçtikçe Rüzgâr artık tek başına yarışmak yerine Ali’ye tahtayı nasıl tutacağını gösterdi, Ali ise arkadaşının yönlendirmelerine güvenerek her gün bir kulaç daha fazla attı. Rüzgâr, arkadaşını sabırla dinlemenin ve ona saygı göstermenin değerini öğrendi.
Kursun son gününde küçük bir gösteri düzenlendi. Ali, tahtasını bırakmış, ayaklarını ritmik bir şekilde çırparak havuzun karşısına kadar kendi başına yüzmeyi başarmıştı. Bitiş çizgisine ulaştığında Rüzgâr yan kulvardan suya vurarak alkışladı: “Harikasın Ali!”
Deniz Hoca iki arkadaşın boynuna madalyalarını takarken gülümsedi: “Korkuyu yenen şey sadece kas gücü değildir çocuklar; birbirimize gösterdiğimiz sabır, saygı ve sıcacık bir dost elidir.”
Ali sudan çıktığında artık sudan değil, arkadaşını anlamadan konuşmaktan korkulması gerektiğini çok iyi biliyordu.