Kerem ve An Kapanı Masalı

admin

Sesli masal dinlemek için:

Hızlıtepe Kasabası’nda yaşayan insanlar için en kıymetli şey saatlerin tıkırtısıydı; fakat tuhaf bir şekilde hiç kimsenin hiçbir şeye vakti yoktu. Fırıncı sıcak somunları aceleyle tezgâha fırlatır, postacı mektupları kapı altlarından fırtına gibi savurur, çocuklar bile parktaki salıncakta sallanırken bir sonraki oyunu düşünüp telaşlanırdı. On yaşındaki Kerem, diğer kasabalıların aksine durup etrafı izlemeyi çok severdi. Büyükbabası saat tamircisi Nuh Efendi’nin pirinç dişliler ve yaylarla dolu eski atölyesinde otururken, insanların koşuşturdukça geride parlak, buz mavisi pırıltılar bıraktığını ilk o fark etti.

“Büyükbaba, insanların koşarken düşürdüğü bu mavi kıvılcımlar neyin nesi?” diye sordu bir ikindi vakti.

Nuh Efendi büyüteçli gözlüğünü alnına kaydırıp bilgece gülümsedi. “Onlar Kayıp Saniyeler, evlat,” dedi kısık bir sesle. “İnsanlar gelecekteki bir ana yetişmeye çalışırken o kadar acele ederler ki, şimdiki zamanı ceplerinden düşürürler. Aceleyle yenen lezzetli bir elmanın tadı, rüzgârın yüze vuran serinliği, bir arkadaşın cümlesini sonuna kadar dinlememek… Hepsi yere saçılan bu mavi kırıntılara dönüşür. Yazık ki kimse arkasına bakıp onları toplamaz.”

Nuh Efendi ahşap çekmecesinden pirinç kapaklı, parmak izleriyle kaplı eski bir cam tüp çıkardı. Adı An Kapanı’ydı. “Bunlar toplanmazsa zaman kumaşı incelir. Eğer kasabanın üzerindeki dengesizlik sürerse, meydandaki devasa kule saati duracak.”

Kerem tüpü kaptığı gibi sokağa fırladı. Kaldırım kenarlarında, vitrin önlerinde ve otobüs duraklarında ayaklar altında ezilmek üzere olan mavi ışıltıları toplamaya başladı. Parkta aceleyle resim çizen bir kızın fırçasından dökülen üç saniyeyi, kahvesini dökmeden yürümeye çalışan bir öğretmenin unuttuğu beş saniyeyi şişeye doldurdu. Mavi ışıklar tüpün içinde sıvı bir yıldız gibi parıldamaya, hafifçe uğuldamaya başladı.

Tam o sırada kasaba meydanından metalik bir çatırtı yükseldi. Büyük Kule Saati çılgına dönmüştü! Yelkovan deli gibi dönüyor, akrep titriyor, saatin çanı düzensiz bir feryatla çalıyordu. Zaman dengesini kaybetmişti; güneş bir anda batıyor, gölgeler hızla uzayıp kasabayı karanlığa sürüklüyordu. Herkes korkuyla meydana toplanmış, ne yapacağını bilemez halde donup kalmıştı.

Kerem kuleye doğru koştu. Yüzlerce dar basamağı nefes nefese tırmanıp devasa dişlilerin arasına ulaştı. Saatin ana çarkı, biriken telaşın ağırlığından sürtünüp kıvılcımlar saçıyordu. Kerem bir an bile tereddüt etmedi; cam tüpün pirinç kapağını açtı ve topladığı yüzlerce kayıp saniyeyi dönen dişlilerin üzerine serpti.

Mavi ışık aniden bir sis gibi yayıldı. Çarklar usulca yavaşladı, birbirine çarpan metallerin tiz sesi yumuşadı ve kasabanın kalbi olan saat derin, ahenkli bir ritme kavuştu: Tak… Tok… Tak… Tok…

Aşağıdaki meydanda zaman normale döndü. İnsanlar ilk defa birbirlerinin gözlerine baktı, derin bir nefes aldı. Fırıncı dükkânından çıkan taze ekmeğin kokusu havaya yayıldı, sokak lambaları sıcak sarı ışıklarıyla parladı. Kerem kuleden indiğinde gülümsüyordu; çünkü artık biliyordu ki zaman kovalanması gereken bir hedef değil, her saniyesi özenle yaşanması gereken eşsiz bir yolculuktu.

Light