Bir baba – çocuk sevgisi hikayesidir.

Masalı sesli dinleyin:
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; tepeleri hep dumanlı, vadileri hep yemyeşil bir diyar varmış. Bu diyarda, nehir kenarındaki küçük bir evde, ustalığıyla nam salmış Elvan Usta ve oğlu Aras yaşarmış.
Elvan Usta, dünyanın en ince işçilikli gümüş eşyalarını yaparmış. Onun ellerinde gümüş, adeta canlanır; kuş olur uçar, çiçek olur açarmış. Aras ise babasına hayran, kocaman gözlü, meraklı bir çocukmuş. En büyük hayali, babası gibi gümüşü konuşturabilmekmiş.
Atölye, Aras için büyülü bir yerdi. Çekiç sesleri ritmik bir şarkı gibi tınlar, eritilen gümüşten yayılan ısı odayı ısıtırdı. Aras, her gün derslerinden sonra hemen atölyeye koşar, babasının yorgunluktan çatlamış ama güven veren ellerini izlerdi.
Ancak Elvan Usta, oğlunun bu hevesini görse de, ona gümüşe dokunması için izin vermezdi. Aras’a sadece örsü temizleme, aletleri dizme ve babasına çay getirme görevlerini verirdi. Aras bu duruma çok üzülür, babasının ona güvenmediğini düşünürdü.
“Babacığım,” dedi bir gün Aras, “Neden bana öğretmiyorsun? Ben de senin gibi güzel şeyler yapmak istiyorum.”
Elvan Usta, oğlunun saçlarını okşadı. Gözlerinde hem sevgi hem de bir burukluk vardı. “Gümüşü işlemek sabır ister oğlum,” dedi sesi tok ama yumuşak. “Sadece bilek gücü yetmez, kalbinin de hazır olması gerekir. Zamanı gelince anlayacaksın.”
Aras bu cevaptan tatmin olmamıştı. Babasının onu hala “küçük” gördüğüne inanıyordu.

Bir kış akşamı, diyarı yöneten kralın başdanışmanı atölyeye geldi. Kral, kraliçenin yaklaşan doğum günü için eşi benzeri görülmemiş bir hediye istiyordu: Gümüşten yapılmış, her saati farklı bir melodi çalan, üzerinde krallığın tarihinin işlendiği bir “Zaman Saati”.
Bu, Elvan Usta’nın hayatında aldığı en zorlu ve en onurlu görevdi. Kral, saatin yapımı için sadece bir ay süre vermişti. Bu süre, böyle bir şaheser için çok kısaydı.
Elvan Usta, o günden sonra atölyeden neredeyse hiç çıkmadı. Geceyi gündüze kattı. Aras, babasının günden güne zayıfladığını, gözlerinin altının morardığını, ellerinin titremeye başladığını endişeyle izliyordu. Babasına yardım etmek istiyor ama gümüşe yaklaşmaya korkuyordu. Babası ise Aras’ı korumak için, bu ağır yükün altına onu sokmamakta kararlıydı.
Haftalar geçti. Saat neredeyse bitmek üzereydi. Ancak son hafta, Elvan Usta’nın yorgun düşen bedeni daha fazla dayanamadı. Ağır bir şifayı kapıp yatağa düştü. Elleri öyle çok titriyordu ki, en basit aleti bile tutamıyordu.
Kralın verdiği süre dolmak üzereydi. Eğer saat yetişmezse, Elvan Usta hem itibarını kaybedecek hem de krallıktan sürülecekti. Atölyeye sessizlik ve korku çöktü.
Aras, babasının başucunda otururken, babasının bitkin ama hala güven veren yüzüne baktı. Babasının ona söylediği sözleri hatırladı: “Sadece bilek gücü yetmez, kalbinin de hazır olması gerekir.”
Aras o an, babasının onu korumak için gümüşten uzak tuttuğunu, bu işin ne kadar ağır bir sorumluluk olduğunu şimdi anladığını fark etti. Ama şimdi babasının ona ihtiyacı vardı.
Aras, sessizce yataktan kalktı ve atölyeye girdi. Saatin son parçaları, o karmaşık çarklar ve melodi kutusu tezgahın üzerinde duruyordu. Babasının aletlerine baktı. Çekiç ona çok ağır, eğe çok keskin göründü. Ama babasının sevgisi ve güveni kalbinde bir ateş gibi yanıyordu.
Derin bir nefes aldı. Babasının her hareketini, her tekniğini binlerce kez izlemişti. Zihni babasının adımlarını tekrar ediyordu. Önce örsü temizledi, sonra aletleri sıraya dizdi. Kendi kendine, “Hata yapmaktan korkma, kalbini dinle,” dedi.
Titrek ellerle ilk çarkı aldı. Babasının ona öğrettiği gibi hafifçe eğeledi. Sonra diğerini… Zaman Saati’nin karmaşık mekanizmasını birleştirmeye başladı. Hata yapıyordu, gümüşü çiziyordu, ama pes etmiyordu. Babasının ellerinin sıcaklığını kendi ellerinde hissediyor gibiydi.
Gece boyunca çalıştı. Sabahın ilk ışıkları atölyeye vururken, saatin son parçasını da yerine taktı. Aras yorgunluktan bayılmak üzereydi ama gülümsüyordu.
Tam o sırada, Elvan Usta güçlükle atölyenin kapısını açtı. Oğlunu, gümüş tozuna bulanmış, yüzünde yorgun ama gururlu bir gülümsemeyle tezgahın başında görünce gözlerine inanamadı.
Saate yaklaştı. İşçilik, kendi işçiliği kadar kusursuz değildi belki; bazı yerlerde çizikler, bazı melodi notalarında hafif sapmalar vardı. Ama Elvan Usta, saate baktığında oğlunun emeğini, sevgisini ve cesaretini gördü. Bu çizikler, bir çocuğun babasına olan saf sevgisinin izleriydi.
Elvan Usta’nın gözlerinden yaşlar süzüldü. Oğluna yaklaşıp onu kocaman, yorgun ama güven veren kollarıyla kucakladı. “Zamanı gelmiş oğlum,” dedi sesi titreyerek. “Kalbin, gümüşten daha parlak ve daha güçlüymüş.”
O gün, Elvan Usta saati krala sundu. Kral, saatin mükemmel olmadığını gördü ama hikayesini dinleyince çok etkilendi. “Bu saat,” dedi kral, “Sadece zamanı değil, baba ve oğul arasındaki o sarsılmaz bağı anlatıyor. Benim için en değerli hediye budur.”
Elvan Usta iyileştikten sonra, atölye çekiç sesleriyle yeniden şenlendi. Ama artık Elvan Usta tek başına çalışmıyordu. Yanında, gümüşü kalbiyle işleyen, babasının sevgisiyle büyüyen oğlu Aras vardı. Onlar, gümüşten kanatlar yapıp birlikte hayallerine uçmaya devam ettiler.

Gökten üç elma düşmüş; biri kalbinde sevgi ve cesaret taşıyan çocuklara, biri evlatlarına güvenmeyi öğrenen babalara, diğeri de bu masalı dinleyen herkesin başına.
İyi uykular.