
Zaman zaman Nasreddin Hoca, eşeğiyle köy köy gezermiş, çevrede herkes Nasreddin Hocaya akıl danışır, hem güldürür hem düşündürürmüş. Cevapları zekiceymiş, bilge ve halktan biri olarak görülürmüş. Konya’nın Akşehir ilçesindeki kerpiçten yapılmış küçük, tek katlı, ahşap kapı ve pencereleri bulunan bir köy evinde yaşarmış.
Bir gün köyün kenarındaki evde yaşayan yaşlı bir adam, bastonuna yaslana yaslana Nasreddin Hoca’nın evine gelmiş. Ten rengi soluk ve gözleri uykusuzmuş.
Hocam.. ahh ahh günlerdir yüreğim daralıyor. Ne ilaçlar içtim neler yaptım, bir fayda etmedi.
– Senin derdin doktora değil, belki de bir gülmeye muhtaç, demiş Hoca.

Sonra başlamış bir fıkra anlatmaya:
Bir gün Nasreddin Hoca, komşusundan büyük bir kazan ödünç alır.
Ertesi gün kazanı geri verirken içine küçük bir tencere koyar.
Komşu şaşırır:
— Hoca, bu tencere ne?
Hoca cevap verir:
— Kazan doğurdu. Bu da yavrusu.
Komşu sevinir, bir şey demez.
Bir süre sonra Hoca yine kazanı ister. Komşu seve seve verir.
Ama bu sefer günler geçer, Hoca kazanı geri getirmez.
Komşu dayanamaz, kapısını çalar,
— Hoca, bizim kazan ne oldu?
Hoca başını sallar,
— Başınız sağ olsun… Kazan öldü!
Komşu:
— Hoca, hiç kazan ölür mü?
Hoca:
— Doğurduğuna inanıyorsun da, öldüğüne niye inanmıyorsun?
Yaşlı adam, önce şaşkın şaşkın bakmış. Sonra kendini tutamamış, kahkahalarla gülmeye başlamış.
Gülmekten gözlerinden yaş gelmiş. O an yüreğindeki daralmanın azaldığını hissetmiş.
— Hocam, vallahi bu fıkra bana ilaç gibi geldi! demiş.
Hoca da gülerek:
— Gördün mü, bazen en iyi ilaç bir tebessümdür, demiş.

Ertesi gün aynı adam tekrar gelmiş. Bu sefer yüzünde hafif bir tebessüm.
– Hoca’m dün gece rahat uyudum. Ama sabah kalkınca içim yine sıkıldı.
– Nasreddin Hoca şöyle demiş; Demek ki mesele uyumakta değil, güne mutlu başlamayı öğrenmekte.
Sonra şöyle bir fıkra anlatmış:
Akşehir’in ileri gelenleri, Nasreddin Hoca’yı yemeğe davet etmişler. Hoca da hiç hazırlık yapmadan, günlük kıyafetiyle gitmiş.
Ama sofrada kimse “Hoş geldin Hocam” dememiş, yüzüne bile bakmamışlar. Herkes süslü püslü elbiseler içindeki davetlilere iltifat ediyormuş.
Durumu anlayan Hoca, eve gidip sandıktan işlemeli kürkünü çıkarmış, üstüne geçirip geri dönmüş.
Bu sefer herkes ayağa kalkmış:
— Hoş geldin, sefalar getirdin Hocam!
Diyerek onu baş köşeye buyur etmişler. Hemen en güzel yemekler de önüne konmuş.
Hoca başlamış kürkünün kolunu sofraya sallamaya:
— Ye kürküm, ye! Afiyet olsun kürküm!
Oradakiler şaşırmış:
— Aman Hoca, kürk yemek yer mi hiç?
Hoca gülümseyerek:
— Az önce beni adam yerine koymadınız, değer gören bu kürk oldu. Öyleyse yemeği de o yesin! demiş.
Hoca’m, vallahi bu fıkra da bana ilaç gibi geldi! ben şimdi gidiyorum sağlıcakla kal demiş.
– Hocam bacağım ağrımıyor, başım dönmüyor, içim ferah, senin fıkraların ve sohbetin bana şifa oldu.
Nasreddin Hoca gülümsemiş:
– Demek ki senin ilacın, biraz dinlenmek, biraz gülmek, biraz da nasihatmiş.
Masalımızdan çıkartılacak öğüt: İnsan bazen doktor aramaz; dinlenmeye, anlaşılmaya ve bir güzel gülmeye ihtiyaç duyar.
